ANA SAYFA I BÖLÜM 1 I BÖLÜM 2 I BÖLÜM 3 I BÖLÜM 4 I BÖLÜM 5 I BÖLÜM 6 I KAYNAKÇA I ÖZGEÇMİŞ



    BÖLÜM 1 KENT VE KİMLİK

    1.1. KENT VE YENİ TANIMLAR

    Herhangi bir ülkenin fiziksel durumu ve insan yerleşmelerini içeren bir haritası incelendiğinde, ülkenin kimi yerlerinde yerleşme sayısının daha fazla, nüfusun daha yoğun; kimi yerlerindeyse dağınık bir yerleşme düzeni ve daha az yoğun bir nüfusun yerleşmiş olduğu gözlemlenir. "Yoğun", "Daha çok veya daha az yoğun", "Dağınık-toplu" gibi böylesine göreceli farklılıklar, değişik ülkelerin yerleşme durumlarının karşılaştırılmasında da kolayca görülür. Bu farklılıklar, doğal çevre koşullarından ve tarihsel gelişme süreci içinde kazanılmış olan sosyo-ekonomik ve kültürel çevre koşullarından kaynaklanır. Her yerleşme kendi bölgesi içinde jeomorfolojik, jeolojik, atmosferik, topografik durum, coğrafik konum ve tarihsel gelişme sürecindeki evrimine bağlı olarak, kendine özgü karakteristiklere sahiptir. Böylece beliren farklılıklar, insanın ekledikleriyle artar ve yasalar, gelenekler, ekonomik faaliyetler, yaşama biçimi, sosyal yapı, siyasal yapı, yönetim biçimi yani sosyo-ekonomik yapının etkileri değişik alanlarda yansır. Uygun doğal çevre verilerinin ne denli önemli bir çekim yarattığı; tarihsel gelişme sürecinde, ilk yerleşmelerin, yer seçimlerini verimli vadilerde yapmaları ile belirlidir. Böylece, sürekli bir yerleşme için seçilen yer, çevresi içinde bir merkez, bir çekim yeri olarak, bir gelişme gösterir ve kent oluşur.

    Kent,
    A. Bir yerleşme türü
    B. Yerel yönetime sahip yasal bir birim
    C. Çevresine bakarak bir merkez oluşturan
    D. Toplama-dağıtma merkezi olan tarım dışı faaliyetlerin yoğunlaştığı
    E. Tarımsal ve tarım dışı faaliyetlerin kontrol yeri
    F. Örgütlenme ve uzmanlaşma ile belirlenen özgün bir yaşama sahip olan
    G. Tercih edilen bir yerleşme türü
    olarak tanımlanabilir .

    İnsanların toplu halde yaşama şekline geçmeleri M.Ö. 6000 yıllarına doğru tarımsal üretime başlamalarıyla doğmuştur denilebilir. Ancak bu dönemlerde "kent" denilebilecek bir çevre ortaya çıkmamıştır. İlk kentlerin gerçekten kurulmaya başlaması ise ancak, M.Ö. 4000 yıllarında gerçekleşmiştir. Çünkü kent kavramını ve kentsel olguyu ortaya çıkaran işbölümü bu tarihlerde belirmiştir.
    Ortaçağların surlarla çevrili kentleri, bir yandan savunma gereksinimlerinin, öte yandan da güzel görünme etkisiyle, içlerine kapanık kentler olmuşlardır. Bu tip kentlere; ya tümüyle siyasal ve kültürel işlevler, ya da tamamen ekonomik işlevler egemendi.
    Sanayi devriminin başlangıcında, kentlerin ekonomik yapısında başlıca etkili ögeler, burjuvalar, tüccar ve bankacılardı. Sanayi devrimi yani makineleşmenin ve ussallaşmanın sistemli bir biçimde ve geniş ölçüde uygulanması; zihniyet ve davranışların bu yeni kapitalist üretim biçiminin isteklerine uydurulmaya başlanması, geleneksel kent yapısını sarsmaya, değiştirmeye önayak olmuştur.

    Bu döneme kadar gördüğümüz ve oluşumunda genellikle; fiziksel, sosyo-ekonomik, psikolojik, politik ve işlevsel etkenlerin rol oynadığı kentleri klasik kentler başlığı altında toplamak doğru olacaktır. Bu kentlerin diğer bir özelliği de geometrik ya da organik forma bağlı kalmış olmalarıdır. Klasik kentlerde kent ve kentleşme kavramı tam olarak oturmadığından, insan ve insana bağlı değerlerin kent üzerindeki etkisi anlaşılamamıştır. Kentin bu dönemdeki ekolojik yönü eksik algılanmıştır.
    20.yy. ın kentleri, 19. yy. ve eski devirlerdeki kent hareketlerinden birkaç noktada ayrılmaktadır. Bu kentler;
    · Büyük sanayi kuruluşları çevresinde oluşmuşlardır
    · Çağımızdaki nüfus patlamasıyla orantılı olarak gelişmişlerdir
    · Kalkınma ile birlikte yürümüşlerdir
    · Liberal bir ekonomik düzen içinde başlamış ve gelişmiştir
    · Form kaygısı yoktur.
    Bu özelliklerini sıraladığımız kentleri de çağdaş kentler olarak tanımlayabiliriz.

    1.2. KENT İMAJI
    İnsanların yarattığı bir değer olarak kentler, uygarca davranışların bir ifadesi ve mimari tasarımların hareket noktasıdır. Ancak insan-kent arasındaki bağlar kopmakta, doğaya uyum süreci sonunda oluşturulan kentsel mekanlar, kent dokuları, komşuluk üniteleri, mahalleler yok olmaktadır. Kentlerin yeni çehresini oluşturan, sadece form endişesine dayalı yeni beton kutular sosyal ve ekonomik bünyeye uymakta yetersiz kalmışlardır.
    Günümüzde kentleri oluşturan dokunun belirli bir düzen içersinde gelişmesi, sağlıklı ve planlı bir çevre oluşturmak için imar planları yapılmaktadır. Ancak gerek imar planları gerekse koruma amaçlı planlar, özellikle tarihi dokuya sahip kentlerde kişilerin güncel ihtiyaçlarını ön plana çıkartarak; mevcut kent dokusunu tahrip edecek şekilde, yeni kentsel mekanların oluşumu karşısında etkili bir rol oynayamamaktadır. Zaman içinde kentsel doku üzerinde meydana gelen değişikliğin toplumu oluşturan bireylerin kültürel, ekonomik ve sosyal yaşantı düzeyi ile çok yakından ilgili olduğu görülmektedir.6
    Bu çerçeve içersinde kenti ele aldığımızda, eski kent imajlarından daha farklı bir görünüm karşımıza çıkacaktır. Kentleri bugünkü anlamda incelediğimizde ölçek, yorum,sosyo-ekonomik farklılıkların yanında, kente özgü değişkenler ile oluşumu sağlayan faktörler gibi imajı etkileyen değişik kriterlerle karşılaşırız.

    1.2.1. Kentlerin Farklı Ölçeği
    Tarihsel bir gelişim perspektivi içinde, kent mekanlarını gözlemleyecek olursak; farklı devirlerde, farklı ölçekte biçimlenmiş ortamlar görürüz. Bunun nedeni insanların fiziksel, sosyo-ekonomik ve kültürel ihtiyaçlarının çeşitli devirlerde farklılıklar göstermesidir.
    Örnek olarak, anıtsal karakter taşıyan iki kent Roma ve İstanbul'u ele aldığımızda ölçek farkını daha iyi anlamış oluruz. Her ikisi de aynı fiziksel şartlara (Akdeniz iklimi, deniz kııyısı kenti) sahip olmalarına ve aynı karakteristik imajı yansıtmalarına rağmen; farklı devirlerdeki farklı ihtiyaçlar nedeniyle ölçek olarak aynı imajı taşımamaktadırlar.
    İlk kuruluşu askeri kaynaklara dayanan Roma kentinin de İstanbul gibi surlarla çevrili olması savunma amaçlıdır.Kentin anıtsal karakter kazanması ise dinin etkisi ile olmuştur. Romalıların yarımadayı egemenlik altına aldıktan sonra geniş bir alana yayılarak büyük bir uygarlık kurması, Roma dünyasını biçimlendiren iki ayrı özellikle açıklanabilir.7
    1. Pragmatik ve gerçekçi bir dünya anlayışıyla biçimlenmiş Roma toplumunun askerliğe ve yöneticiliğe olan yatkınlığı,
    2. Yunan uygarlığının korunmasıyla devralınan yüksek sanatsal yaratıcılık, bilimsel araştırma ve felsefi düşünce düzeyi.
    Roma kentinin bugünkü ölçeği ve imajı, bu iki faktör ile İtalyan toplumunun genel yapısının (Akdeniz yöresinin kimliğini taşıyan; duygusal, güçlü ve yaratıcı toplum) etkisi altında gelişmiştir.
    Roma Kent Dokusu
    Bunun yanında İstanbul metropol alanının bugünkü oluşum nedenleri çok daha farklı ve olumsuz faktörlere bağlıdır. Kentin bugünkü ölçeğe ulaşmasının en önemli nedenlerinden birisi göçtür. İstanbul'a göçün başlangıcı Fatih dönemine uzanır. Adamakıllı büyümüş imparatorluğun çeşitli yörelerinden insanlar İstanbul'a yerleştirilir. Bunu yaparken de etnik bir ayrım gözetilmez. Şehrin fazla kalabalıklaştığına dair ilk alarm işaretleri Kanuni Sultan Süleyman zamanına rastlar. Sonuçta günümüze kadar uzanan ve her geçen gün katlanarak büyüyen bu kalabalık, kentin bugünkü imajının oluşumunu sağlamıştır.
    İstanbul, arkasında Roma ve Bizans başkentlerinin anıları ve onların tarihsel imgelerine yoldaş olabilecek fiziksel ve tarihi boyutlara sahip olduğu için büyüktür. İstanbul'un bugünkü evrenselliği, Türkler'den çok önce başlayan bir tarihsel sürecin biriktirdikleriyle oluşmuştur.
    Kentlerin farklı ölçeğini yaratan en önemli faktör, oluşumun 4. boyutu olan zaman boyutudur. Kentsel çevre oluşumunun zaman yayılımı içinde gelişmesini incelediğimizde de:
    · Kentsel çevreyi, dolayısıyla kentsel görsel kaynakları, mekansal -zamansal eylemler oluşturmaktadır
    · Kentsel Mekan, zaman yayılımında belirli bir evrim geçirmittir.
    · Kentsel çevre ya da kentsel mekan, yaşam dolayısıyla kullanıcı ile boyutlanan toplumsal bir üründür ve bu tarihsel süreçte oluşur
    · Kentsel mekan ya da kentsel çevre kendini oluşturan tek tek ögelerin toplamından daha fazla ve daha farklı bir içeriğe sahiptir
    · Kentsel çevrenin oluşumunda, tarihsel ve işlevsel boyutunun anlamlaştırdığı, genişletilmiş zaman kavramı içinde gerçekleşen kentsel mekanda; tarihin güçlü izleri olarak yaratılan dinsel, askeri, ticari güç yapısı ürünleri ile birlikte, evrensel teknolojinin çağdaş ve anonim ürünleri olarak yaratılan iş merkezleri, oteller, prestij binaları, kentsel silueti çizen, her dönemin güç yapısı ürünleri olarak, zaman içinde uyumlaşmak zorundadır ve bunlar görsel kaynakları dolayısıyla da görsel değerleri yaratmaktadırlar. şeklinde önemli sonuçlar karşımıza çıkmaktadır.

    1.2.2. Kentlerin Farklı Yorumu
    Kentler, doğal kaynakların dağılımı, sosyal, ekonomik ve bölgesel etkenler nedeniyle farklılıklar göstermektedirler. Tarih boyunca kentlerin doğuşunda egemen olan toprağa bağlı fonksiyonlar, yerini sanayiye bağlı fonksiyonlara bırakmıştır. Bu fonksiyonelliğin yüklülük derecelerine göre kent boyutları değişmiş; nüfusları, yoğunlulukları, hetorejenlikleri, hareketlilikleri, rekabetleri, anonim ilişkileri, uzmanlaşmaları, iş bölümleri ve çeşitllenmeleri de değişik ölçek ve nitelikte kentlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur.
    Bu faktörler kentlerin farklı yorumlanmasına yol açmıştır. Günümüzde, aynı bölgesel özelliklere sahip olan İstanbul ve Kocaeli, sosyal ve ekonomik koşullar nedeniyle farklı kent anlayışları ile yorumlanmaktadır. İstanbul'un kent imajı evrensel bir görüşle yorum kazanırken, Kocaeli kentinin görünümü sadece sanayi ile bir kişilik göstermektedir.
    Yine Avrupa'nın kentleri arasındaki yorum farkına bakacak olursak; Almanya'nın aynı bölgede bulunan iki kenti Köln ve Aachen da yaşam şartları açısından değişik yorumlanabilecek kentler sınıfına girerler. Köln, yüzyıllardır gelenekselliği ile yaşamış, tarihsel ve büyük bir kent olarak görüntüsünü korumaktadır. Bunun yanında daha küçük ölçekte görünmesine rağmen, bir üniversite kenti olarak kitiliğini koruyan Aachen da hemen hemen aynı boyutlarda kent görünümüyle yorum kazanmıştır.
    Kentlerimizin bugün karşıkarşıya kaldığımız niteliksel sorunları büyük ölçüde kent kavramının yanlış değerlendirilmesine bağlıdır. Uygulanmakta olan çeşitli kente bakış sistemleri tanımlanabilse de, özellikle tarihsel ve sosyal değerleri gözardı eden soyut ve biçimsel yaklaşımlarrın sonucu olarak yaşam kalitesine sahip olmayan kentler ve kent parçaları ortaya çıkmaktadır.

    1.2.3. Sosyo- Ekonomik ve Kültürel Farklılıklar
    Sosyo-Ekonomik ve kültürel farklılıklar, toplumun yapısından ve gelişiminden kaynaklanan; kent imajının değişimini, oluşumunu büyük ölçüde etkileyen faktörlerdir. İnsan davranışları, insanların ekonomik ihtiyaçları ile geçim kaynakları, sosyo-kültürel ilişkileri,bu ilişkilerin yarattığı sorunlar kentin varolan görünümünü kazanmasında, kent ortamının oluşmasında önemli rol oynarlar.
    Toplumların yüzyıllardan beri belli bir birikim sonucu oluşmuş ahlaki davranışları, kültürleri, gelenekleri kent tasarımında büyük ölçüde çözüm getiren olgulardır. Bunun yanında toplumun yönetim sistemi, dini inançları, ekonomik yapısı vb. toplumsal sürece bağlı olan sistemleri de kent dokusunu, kentin ne yönde gelişeceğini tayin ederler .
    Antikçağ, Ortaçağ kent dokularını gözden geçirecek olursak; heriki dönemde de sosyal yaşam tarzı aynı, kuruluş amacı ise savunma amaçlıdır. Ekonomik açıdan her iki dönemde de tarım hakimiyeti söz konusudur. İki dönem arasındaki farkı yaratan en önemli sebep yönetim sistemlerindeki değişikliktir. Askeri yönetimden feodaliteye geçişte, toplumun yapısı ve yaşam tarzı değiştiğinden kentlerin görüntüsü de değğişmiştir. Yine bunun yanında yönetim sisteminin getirdiği değişiklikten doğan ticari gelişme de ketlerin gelişiminde rol oynamıştır.

    1.2.4. Kentlere Özgü Değişkenler
    Kenti bir fiziksel bütün olarak ele aldığımız zaman, kentin tasarım sürecinde ya da kentin çözümlenip yorumlanmasında kente özgü değişkenlerle karşılaşırız. Bu değişkenleri üç ana başlık altında toplarsak,
    A. Kentin oluşturduğu ortam: Mekan
    B. Kente özgü kentsel elemanlar
    C. Elemanlar arasındaki ilişkiyi sağlayacak biçimlenme ilkeleri
    Mekan, kendisini saran hacimlerden daha fazla biçim ağırlıklıdır. Kendisini sarankütlelerle bütünleşen bir ilişki içinde olan, pozitif bir varlık olarak kentin biçimsel oluşumuna ağırlığını koymuştur. Mekan, tüm kent dokusunun kendisinden türediği bir ön şart ortamıdır.
    Bir kent bütünü oluşturmada, mekan kendisiyle birlikte çevresini de kurar. Kurduğu çevre ile mekan bir doku bütünlüğü oluşturur. Bu oluşumun tamamlayıcı unsurları doku, cadde, meydan, blok birimleri ve bloklardır ki bunları da kente özgü kentsel elemanlar olarak tanımlayabiliriz.
    Bu elemanların ustaca birleştirilmiş bir bütünü tipik bir kentsel yaşantıyı, kentsel deneyim sürecini oluşturur. Bu oluşum tanım olarak birbirine küçük geçişlerle bağlı, çeşitli özellikteki bölgeleri ve mahalleleri birbirine bağlayan mekanlar, kamusal ve özel bölgelerdir. Bu mekansal bütünleşmelerden, ortaya çıkan anlamlar ve yorumlar özellik ve bütünleşmelerin şekline bağlıdır. Biçimlenme ilkeleri ise bu bütünleşmelerin çağlara göre çeşitli şekillerini belirler.

    1.2.5. Kentin Oluşumunu Sağlayan İlkeler
    Kentlerin oluşumu, gerek tarihi çerçeve içersinde incelendiğinde, gerekse günümüz kentleri kapsamında ele alındığında; bu oluşumu hazırlayan birtakım göreceli ilkelerin olduğu gerçeğiyle karşılaşırız. Bu ilkeler, kentlerin kuruluşundan gelişimine kadar tüm aşamalarında mevcut olup, her devirde değişik boyutlarda karşımıza çıkarlar.
    Kentin oluşumunu sağlayan bu ilkeleri 4 grup altında toplayabiliriz:
    1. Doğal yapı
    a. Topoğrafya
    b. Oryantasyon
    c. Rüzgar
    2. Toplumsal yapı
    a. Sosyal yapı
    b. Yönetim sistemleri
    c. Nüfus karakteristikleri
    d. Ekonomik yapı
    e. Gelenekler
    f. Dini inançlar
    3. Yönlendiriciler
    a. Sit karakteristikleri
    b. Yapılar ve yapılanma
    c. Boşluklar(Yoğunluk)
    d. Organik ve geometrik biçimlenme
    4. Biçimlenişler
    a. Sokak dokusu üzerine biçimlenme
    b. Tek yapı üzerine biçimlenme
    c. Mekansal biçimlenişler
    d. Kent biçiminde ön kabuller
    Kentlerin fiziksel ve sosyo-ekonomik oluşumunu sağlayan bu etkenler, çeşitli dönemlerde farklılıklar göstererek, dönemde kazandığı karaktere göre mekansal yapıyı ve dolayısıyla kentsel dokuyu etkilemişlerdir.

    1.3. KENT KİMLİĞİ

    1.3.1. Tanımı
    Kent imajını etkileyen ve her kent için farklı niteliklerde ortaya çıkan bu faktörler (ölçek, yorum, sosyo-ekonomik ve kültürel farklılık, değişkenler, oluşumu sağlayan etkenler) sonucunda; tüm kentlerle ilgili, her kent için değişik anlam ve önem kazanan yeni bir tanım karşımıza çıkar.
    Tarihsel gelişim süreci içinde kentler incelendiği zaman, özellikle eski olma niteliğini yitirmemiş, bir başka deyişle, iyi korunmuş olan kentlerde daha baskın görüntüler izlenir. Bu görüntülerde çoğu kez iklim etkenleri, doğal yapı, yöresel gereçler, yapım tekniği, sosyo-ekonomik yapı ve kültürel izler kolaylıkla yakalanır. Bu tipik görüntülerde iklim, yöresel gereçlerin kullanımı ve mimari biçimlenişler çok belirgindir. Saray, kilise, cami vb. özel kimliği olan yapılar ise, çoğu kez belli bir devrin ve mimari stilin temsilcileri olarak, kent görünümünü simgeleyen özgün örneklerdir. Bu eserlerle kentler daha belirgin, kendine özgü nitelikler taşırlar.
    Bir kent içinde sadece bazı etkinliklerin yapıldığı, yaşamlarını kazandıkları alanlar değildir. Bu tür niteliklerin yanında; kentin insanları bulundukları mekana olumlu değerler yüklüyor, mekana bağlanıp çeşitli fedakarlıklarda bulunuyorlarsa bu kent bir anlam kazanır. İnsanların kente bu şekilde bağlanabilmeleri için de sahip olması gerekenler:
    a. İyi tasarlanmış bir mekan,
    b. Doğayla bütünleşmiş bir çevre,
    c. Korunmuş kültürel ve tarihi mirastır.
    Kentler de insanlar gibi maddi ve manevi varlıkların ötesinde bir bütünlüğe sahiptirler ve bu bütünlük içinde kendilerini gerçekleştirmeye yönelirler. Bu gerçekleştirme, geçmişin öğretisinden geleceğin olasılıklarına uzanan büyük bir süreçtir ve tarih böyle oluşur.
    Bugünün kentleşme politikalarının, düşünce kalıplarının dışına çıkılması ile, planlama kavramına yeni bir bakış getirilmittir. Sürdürülebilir Kent kavramı toplumun onayına sunulmuştur. Modern toplumların yarattıkları yüksek kültür ürünlerinden oluşmuş kentsel yaşam biçimi, postmodernizm ile bireysel özellikleri ve yaşamdaki farklı olasılıkları dile getirmektedir.
    Kentlerin kimliğini kentliler ve onların yaşam biçimi oluşturur. Kent kimliği, yaşam biçiminin kendisi değil de, bu biçimin sonucu olan ürünler yargılanarak değerlendirilemez. Kent kimliği durağan olmayan, sürekli gelişip değişen dinamik bir oluşumdur.
    Kent kimliği; kent imajını etkileyen; her kentte farklı ölçek ve yorumlarla kendine özgü nitelikler taşıyan; fiziksel, kültürel, sosyo-ekonomik, tarihsel ve biçimsel faktörlerle şekillenen; kentliler ve onların yaşam biçiminin oluşturduğu; sürekli gelişen ve sürdürülebilir kent kavramını yaşatan, geçmişten geleceğe uzanan büyük bir sürecin ortaya çıkarttığı anlam yüklü bütünlüktür.

    1.3.1.1. Fiziksel Kimlik
    Kentlerin fiziksel kimliğinin oluşumu, doğal ve mekansal yapısı olmak üzere iki faktörden kaynaklanır.
    Doğal yapı, günümüzde kurulmuş ya da kurulmakta olan kentlerin kimlik kazanmasında en etkili faktörlerden biridir. Topoğrafya, iklim, oryantasyon ve coğrafi özellikler bir kentin yerleşimini, gelişimini dolayısıyla kendine özgü bir imaj kazanmasını zorunlu olarak etkilerler.
    Kaliforniya'da yaz ve kış sıcaklığının çok farklı olmamasının yarattığı yapı ve yerleşmeler; New York'un oluşumunda Manhattan yarımadasının jeolojik yapısının etkisi, gözardı edilemez. Bu örnekler, kent oluşumunda insan etkisinin yanında doğal yapı önceliğinin göstergesidir.
    Su kenarı yerleşmesi kimliğinin İstanbul'un gelişiminde ve makro-formunun belirlenmesinde, aynı zamanda sakinlerinin yaşamında belirgin etkileri olmuştur. Coğrafi konumu gereği İstanbul her dönemde uluslararası bir liman işlevi görmüştür. Yanısıra deniz kentin alt bölgelerini (karşılıklı kıyılarını) birbirinden ayıran, aynı zamanda da birleştiren bir ögesi olmuştur. Bu özellik nedeniyle kıyılar, deniz ulaşım ve dinlenme-eğlence eylemleri için potansiyel verilerdir. Dolayısıyla İstanbul'da su ögesinin kentlilerin yaşamında önemli yeri vardır ve olmalıdır.
    Mekansal yapı, fiziksel kimliğin ikinci boyutudur. Sokak-meydan birlikteliğinin oluşturduğu mekanlar, sınırlayıcılar, malzeme-renk-doku birleşimi ve yeşille olan ilişkilerin tümü mekansal yapıyı oluşturur. Bütün bu elemanların konumları, özellikleri, çevreye katkıları, ilişkileri ve değişimleri kent kimliğini olumlu ya da olumsuz biçimde etkilemektedir.
    Kentsel mekanlarımızda sorun, yapılaşmış çevre ile etkileşim içinde ortaya çıkan fiziksel, sosyal çevre kalitesi ve birlikte oluşturdukları yaşam mekanı ve yaşam kalitesi sorunu olarak ortadadır. Yani kimlik ve kimliklendirme, sorunlar, nedenler, çözümler bütününde çalışılması önemle gereken bir sorun alanı olarak belirginleşmektedir. Bu sorunda, kapsamlı bir etkileme ve etkilenme alanı olarak fiziksel- mimari çevre kimliği önemli bir yer tutmaktadır.
    Fiziksel/Mimari mekan kimliği (sosyal çevre kimliğiyle ilişki içerisinde) çok nedenli ortaya çıkan, olumlu ya da olumsuz oluşturulmasına bağlı olarak çok önemli etkileri olan bir olgudur ve mekana bağlı gereksinmeler içerisinde önemli bir yer tutmaktadır.
    Tarihi İstanbul'a bugün bir dünya kenti imgesini veren doku ve siluet özellikleri, Bizans ve ağırlıklı olarak Osmanlı dönemi mimari ve kentsel tasarım ilkeleridir. Osmanlı kent mekanları düzenlemelerinde ilke olarak daima kamusal mekan, yarı kamusal mekan, yarı özel mekan, özel mekanlar arasında hiyerarşik bir geçişin vurgulandığını görüyoruz. Bu geçişte özel mekanların, kamusal mekan ve kitleleri bir sokak perspektivinden gördüğünü, bu oluşumun kamusal mekanların ve onlarla birleşik anıtsal yapıların boyut açısından ezici etkisini azalttığını görüyoruz.
    19. yüzyılın ortalarına değin İstanbul genelde Ortaçağ kentinin özelliklerini taşıyan bir yerleşmedir. Son Osmanlı döneminde tarihi yerleşme Haliç'in güneyi ile Marmara Denizi kuzeyindeki kesimde Suriçi'nde yer almakta; Haliç'in kuzey kıyısındaki Galata ticaret bölgesi, Eyüp ziyaret yeri ile Boğaz'ın karşı kıyısındaki Üsküdar bu yerleşmenin su ile ayrılmış parçalarını oluşturmaktadır.
    19. Yüzyıldan sonra Osmanlının durağan geleneksel toplum yapısı, Batı'da sanayi devrimi ile ortaya çıkan dinamizme daha fazla direnememiş, Tanzimat döneminde girişilen yeniliklerle değişmeye başlamıştır. Artık İstanbul, çeşitli zanaat kolları ile iş hayatı sürdürülen, hatta bostanlarda tarımsal üretim bile yapılan bir kent olmaktan çıkıyor, yerleşim alanları dışına taşan üretimin denetlendiği bir kent işlevini üstleniyordu.
    Yeni işlevin canlı kıldığı Beyoğlu, Galata, Beşiktaş semtlerine elit tabakanın gelişi bile, eskiden beri eski İstanbul'da yerleşmiş olan Rum, Ermeni, Yahudi ve diğer azınlıklarla birlikte müslüman orta tabakayı yerinden kopartamamıştır. Bu kesim geleneksel bahçeli ve iki katlıevlerinde yaşarken; Beyoğlu yakasında 4-5 kata ulaşan sıraevler yükselmeye başlamıştı.
    Özellikle 1950'lerden sonra ortaya çıkan değişimlerin İstanbul'un fizik mekanına (ve dolayısıyla da fiziksel kimliğine) etkileri;
    · Ulaşım ağında, özellikle de kıyılardaki müdahaleler sonucu, kentin gelişme yönlerinin değişmesi, buna bağlı olarak kentsel biçimin dönütmesi;
    · İstanbul'un metropolleşme sürecinde çok hızlı bir nüfus artışına sahne olup, biçim değiştirirken yönetimsel yapı-makroform ilişkisinin kurulamamış olmasıdır.

    1.3.1.2. Sosyal Kimlik
    Bir kentin sosyal kimliği; toplumsal yapı, ekonomik yapı, siyasal yapı ve nüfus hareketleri olmak üzere 4 faktörle belirginlik kazanır.Herbiri birbirinin içinde olan, birbirinden etkilenen, birbirinden ayırt edilmesi mümkün olmayan bu faktörlerin etkileşimi ile kentin sosyal kimliği tanımlanabilir.
    Bir tanıma göre kent, içinde barındırdığı farklı varlık alanlarında yeralan devingen, birbiriyle ilişkili sistemlerin tümüdür. Bu sistemler, kişilerin yaşam tarzı, toplum kişiliği, kamusal, özel ya da yarı özel mekkanlar ile kent doğası ve tüm kent ögeleri olabilir. Bütün bunlar ise kent açısından biirer kent belitgesidir. Bu anlamda kent kimliği geçmişten geleceğe uzanan tüm fiziksel ve moral kültür ögelerinin genel görünümü, toplu bir mesajıdır.
    Toplumun sosyal yönü, sosyal yapısı düşünülmeden tasarlanmış pekçok olumsuz kent örneği vardır. Doğanın değişken etkenlerini insan, özgün karakterini kullanarak düzenlemeye çalışmıştır. Bu düzenleme süreci içinde, insan tüm sosyal yapıyı, ekolojik sistemi etkisiz hale getirip; önlem olarak plan ve tasarımı öne sürmüştür. Toplumsal yapı, ülkeye ait hukuk, ahlak, yasalar ve örf ve adetlerden oluşan üst yapı kurumları ile, üretim ilişkilerini kapsayan alt yapı kurumlarının birbirine bağlı neden sonuç ilişkilerinden oluşur. Bu düzen insanın da katılmasıyla tamamlanır.
    Ekonomik yapı, kentlerin tarım kenti ya da sanayi kenti imajı kazanmasında etkili olması açısından önem taşır. İlkçağlarda tarımsal faaliyetler ve buna dayalı topluluklar kenti oluştururken; daha sonraları gelişen toplumlarda suya bağlı olarak balıkçılık kentlerin oluşumunda etkili olmuştur. Ticaretin gelişmesiyle ticaret merkezleri, endüstri devrimmi ve sanayileşmeden sonra ise fabrikaların kentin dışında kurulması kentlerin yeni görünüm kazanmasını sağlamıştır. Ekonomik faktörler, kırdan kente göçün ve dolayısıyla nüfus hareketlerinin de belirleyicisidir.
    Çeşitli düzeylerde verilen siyasal kararlar, yönetim yapısının özellikleri, hukuk kurumlarından bazıları ve uluslararası ilişkiler de kentleşmeyi özendirici nitelik sağlayabilir. Aynı şekilde siyasal yapının içeriğinde yeralan, savaşlar ve siyasi anlaşmazlıklar; gezme, yerleşme ve ticaret özgürlüklerini kısıtlayan yasaların kaldırılması; toprak iyeliğini yöneten hukuk kurallarının durumu ve bunlar da yeralan değişmeler de kentleşme ve kentlerin oluşumunda etkili olmaktadır.
    Nüfus hareketleri, bir toplumun ekonomik ve toplumsal yapısındaki değişikliklerden doğar. Teknolojinin gelişmesi ile insanlar dış etkenlerden daha çok korunabildiği için ölüm oranı azalmakta; sanayileşmenin gelişmesi ile de kent dışında bulunan fabrika ve sanayi bölgeleri kentle bütünleştiğinden kentlerin nüfus oranı hızla yükselmektedir. Bu iki faktöre bağlı olarak büyüyen nüfus hareketleri sonucunda kentlerin de kimliik görünümü değitmektedir.
    Dünya nüfusu 1800'de 990 milyon iken, 1900'de 1 milyara, 1960'da 3.3 milyara yükselmiştir. İçinde bulunduğumuz yüzyılın sonunda da 7 milyarı bulacağı tahmin edilmektedir. Buna koşut olarak, kentleşmenin çok daha büyük bir hızla ilerlediği görülmektedir. Nüfusu 100 bini aşan kentlerde, 1800 yılında dünya nüfusunun sadece % 1.7'si yaşarken, bu oran 1900'de % 5.5'e, 1970'de ise % 22'ye yükselmiştir. 1800 yılında 15 milyon olan kentli nüfus, bugün 800 ömilyona yükselmiş bulunmaktadır. 2000 yılına doğru, yeryüzünde 3.2 milyar kişinin kentlerde yaşayacağı hesaplanmaktadır. Birleşmiş Milletlerin kestirimlerine göre, bugün sayıları 35 olan 5 milyondan kalabalık kentlerin sayıs, bu yüzyılın sonunda 60'ı bulacaktır.
    İstanbul'un 19 yy. ortalarında yoğunlaşan, çevreselleşerek dünya ekonomisine eklemlenme süreci, beraberinde, kentin gelişimini yönlendirecek imar mevzuatını ve planlamayı getirdi. İstanbul'un dünya ekonomisine yeni eklemlenme biçimi yeni dış ilişki kanallarının kurulması demektir. Kent dış ilişkilerini artık yelkenli gemiler ve kervanlarla değil, buharlı gemiler ve demiryoluyla kuruyordu. Haberleşme, yalnız askeri sınıfın tekkkelindeki menzil ve ulaklarla değil, tüm topluma açık posta sistemleri ve telgrafla sağlanıyordu. Bu yeni ilişki biçimleri kentin merkezinde yeni istasyon binaları, rıhtımlar postaneler, antrepolar demekti. İçine girilen yen ticaret ilişkileri yeni finanas kurumlarını, yani bankaları ve sigortaları gerektiriyordu.
    19. yy. başlarında İstanbul henüz bir yayalar kentiydi Bu yüzyılda önce araba yaygınlaştı, daha sonra denizde şehir hatlarının, tünelin, tramvay hatlarının ve demiryollarının devreye girmesiyle toplu ulaşım gelişti. Ulaşım yapısındaki bu büyü dönüşüm entin yeni biçimini belirleyici etkiler doğuruyordu (Ekonomik yapının kimliğe etkisi).
    İstanbul'un yaşayacağı büyük dönüşümü karşılamaya geleneksel Osmanlı yönetimi hazır değildi. Hem bu döönüşümü yaşarken, bu dönüşümün gereksinmelerine yanıt verebilmek, hem de bir ölçüde de olsa denetleyebilmek için, yeni kurumlar oluşturmak durumunda kaldı. 1857'de Altıncı Daire-i Belediye'nin kuruluşu, Ebniye Nizamnameleri ve Kanunları'nın çıkarılması, mevzii planlarının yapılması hep bu tür arayışlardır. Tanzimatın getirdiği yönetim reformları ise bürorasiyi ortaya çıkarıyordu. Devlet işleri artık paşa konaklarında değil, yeni oluşmaya başlayan devlet dairelerinde görülecekti ( Siyasal yapının kent kimliğine etkisi).
    İstanbul'un nüfusu ise 19. yy. da iki bakımdan değişme göstermiştir. Yüzyıl boyunca kentin nüfusu üç katına yaklaşan bir büyüme gösterirken, Müslüman nüfus oranı sürekli olarak yükselmiştir. Çeşitlenen ve değişen iş alanları bu nüfusun tabakalaşmasında önemli değişiklikler yaratmıştı. Bu gelişmeler bir yandan yeni alanların yerleşmeye açılmasını gerektirirken, öte yandan yeni etnik kompozisyona ve tabakalatmaya uyumunu gerektiriyordu.
    Nüfusu 30 yıl içinde 9 kat artan, gözle görülür şekilde büyüyen, yaygınlaşan, kabuk değişteren İstanbul'da eski kentin sınırlarını bulmak mümkün değildir. Merkezden doğuya doğru gittiğimizde önce merkez, bürolar, sonra merkeze yakın konut bölgelerini algılarız. Azalan konutlar ve banliyölerden sonra entin bittiğini sandığımız yerde yine gecekondu bölgeleri ve sanayi alanlarının başladığını görürüz. Kısacası Roma Devleti zamanında belirlenen kent formu, nüfusun çok fazla artışı ve kentleşme hızı ile oldukça farlı boyutlara ulaşmıştır . (Nüfus hareketlerinin kent kimliğine etkisi).

YIL        NÜFUS
1927    690.857
1935    741.148
1940    739.949
1945    860.558
1950    983.041
1955 1.268.771
1960 1.465.535
1965 1.742.978
1970 2.247.630
1985 5.858.558
1990 7.195.773
1997 9.198.809
Tablo 1
İstanbul Kentinin Nüfus Gelişimi


    İstanbul'un rasyonel bir düzene göre planlanıp gelişmesine zorluk çıaran olgunun başında kentte yaşayanların sosyal ve kültürel davranışları geliyor. İnsanlar İstanbul'a umut umutlarla dolu olara geliyorlar, burası onlar için dünya nimetleri simgesi olan bir kent. İşsiz, topraksız ve fakir için bir umut kapısı, geliyorlar, yığılıyorlar ve yaşamaya uğraşıyorlar. Bu hareket halinde yığınlar, bilgisizlikleriyle politiacı ve speülatörün istismarına tümüyle açık pazarlar. İstanbul bu cehaletin ve istismarın apartmana, sokağa, camiye, düzensizliğe, pisliğe, kalabalığa, zorbalığa, binbür türlü asosyal eyleme dönüştüğü bir sahnedir.
    Günümüz İstanbul insanının isteklerini yönlendiren fikirlerle, çevresine karşı geleneksel ilgisizliği karşıtlaşıyor. Çevresini tahrip ediyor, kirletiyor, otomobilini at gibi kullanıyor, diğer araç sahiplerinin haklarını yiyor, kent mekanını kullanmada ayrıcalık istiyor. Öte yandan ne olduğunu pe tanımlayamadığı çağdaş konforun hemen elinin altında olmasını istiyor. Çağdaş İstanbullunun fiziksel çevre bakımı ile hiçbir ilgisi yoktur. Bizde fiziksel eskime, başlangıçtaki itinasızlıktan ve tenik yetersizlikten öteye, gelişmiş ülkelere göre çok hızlıdır. Bakım, nesneler dünyasına kullanımdan bağımsız, bir bilimsel baışın varlığına bağlıdır. Bu da ne kişi ne de örgüt düzeyinde topluma egemen olamamıştır
    1.3.1.3. Kültürel Kimlik
    İnsanın ürettiği her ortamı, her objeyi ve her sözü kültür olarak kabul eden antropolojik tanımdan yola çıkarsak, kültür;
    · İnsanla doğanın ara kesitinde oluşur,
    · İnsanın düşünce ve artifakt üretmesiyle başlar.
    Fakat, insan ile doğanın güncel mücadelede bağlarını koparan; kent ortamında bazı boyutlarıyla uygarlık olarak nitelendirilen yüksek kültür yaratılmaktadır. Kente göçün giderek arttığı bir dünyada, tüm yüksek kültür gösterilerinin de Anadolu köylerinde değil, büyük kentlerde ortaya çıkaracağı kesindir.
    Kültür bilimsel araştırmalarda üzerinde en çok durulan kavramlardan biridir. Bu nedenle kültür, başta sosyal antropoloji, halkbilim, tarih vb. olmak üzere insan olgusunu, toplumsal-kültürel ayrıcalık ve benzerlikleri içerisinde, değişkenlerini gözönüne alarak yöresel ve evrensel boyutları ile açıklanmaya çalışılmaktadır.
    İnsan bir yandan doğaya şekil verirken, diğer yandan kendine bir çevre yaratmaktadır ki, bu çevre içine kültürel çevre de girmektedir. Toplumların süreç içindeki tüm etkinlikleri sonucu ortaya çıkan ve onun yapısını yansıtan ögelerin( sokak, meydan, konut, kentsel alan vb.) varolduğu bütün, "kültürel çevre olarak tanımlanabilir. Çünkü, insan fiziksel çevreyi oluştururken, doğa şartlarının getirdiği kısıtlamalara rağmen, günün teknolojik, ekonomik, sosyal durumundan, toplum beğenileri, akımları, dini görüşlerine vb. ( ayrıca kişisel istek-dilek-gereklerini de ) varıncaya kadar belli bir birikimi ve durumu da yansıtır. Bir bakıma, kültürel çevrenin bir parçası olarak ortamı hem etkiler, hem de ortamdan etkilenerek, kültürle sürekli bir etkileşime girer. İnsanın çevreyle ilişkilerinde kültür, iletişim aracı ve mekan belirleyici niteliği ile önemli rol oynamaktadır.
    Tarihsel oluşumunda kültür gerçeği, insanların öğrenmiş oldukları farklı davranış kalıplarını, tutumlarını ve yaşam biçimlerini içermektedir. Dolayısıyla, insan faktörü ile ortaya çıkan farklı yaşam biçimleri ve farklı kültürler, farklı kültürel çevre olgularını meydana getirmektedir.
    Kültür faktörünün kent kimliği üzerindeki etkisini birkaç cümlede irdeleyecek olursak, önemini daha iyi kavrayabiliriz:
    · Kent kimliği, oluşumunu toplum kadar tasarımcının da etkilediği, tamamen yeni ögeleri veya geçmişten ögeleri ya da geçmişteki ögelerin yeniden yorumlandığı kültürel bir olgudur.
    · Kent kimliği, geçmişin korunması ile bugünkü kültürünün yaşatılmasına bağlıdır.
    · Kent kimliği, kentin zaman boyutunda değişik kültür katmanlarının, üst üste birikimi ile oluşur, korunur. Kentsel sit alanları, geçmiişten günümüze, günümüzden geleceğe üç ayrı zaman dilimindeki sürekliliği ile kent kimliği sürekliliği kültürel kuramda özdeşleşmektedir.
    Türkiye'de özellikle de İstanbul'da bugün ulaşılan aşamada, kültürel yapıya köy kültüründen kent kültürüne geçiş gibi ikili bir model içinde bakmak tek başına yeterli olmamaktadır. Yapılacak değerlendirmelere, ulaşılması istenilen bir kentli kültür modeline göre yaklaşmak yerine, karşılıklı etkileşim içinde olmakla birlikte, değişik alt kültürlerin kendilerini yeniden üretebildiği bir kültürel mozaik içinde yaklaşmak daha öğretici olabilir. Özellikle İstanbul, böyle bir kültür mozaiği olarak görülebilir. Bu mozaik içinde, burjuvazi, orta sınıflar, belli dini ve etnik gruplar, hemşehrilik halkaları ve hatta yabancılar, hem birbirlerini eleştirecek, hem de kendilerini yeniden üreteceklerdir.
    19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başında İstanbul olağanüstü bir şehirdi. Bu şehir, Batı Avrupa, Balkanlar ve Asya'dan gelen binlerce etkinin kaynaştığı bir merkezdi, onca medeniyetlerin yüzyüze geldiği, birbirleriyle karşılaştığı bir mekandı. O zamanki İstanbul'un sokakları her türlü Doğulu ve Batılıyı ve envai çeşit mimari ve yaşam biçimini sergilerdi. Ne var ki İstanbul'un çok önemli özelliği, İstanbullu kimliğinin, yüzeysel bir çok imajının ötesinde, hatta şehir sakinlerinin bilincinin dışında birşey olduğunu anlamaya başlıyoruz. Özgün olan bu bileşim, kentteki aile hayatının derinliklerinde tınlıyordu.
    Türkiye 18. yüzyıldan bu yana, fakat özellikle laik cumhuriyetle çok farlklı bir kültür ortamına geçmiş olsa bile, bütün İslam kültürü için ortak bir düşünce sistem ve tavrın mirasçısıdır. İslam kültüründe özellikkle Fatimi ve Abbasi döneminden sonra, başka bir deyişle onikinci yüzyıldan bu yana, maddi dünyanın, insandan bağımsız boyutlarına ilişkin bir entelektüel merak gelişmemiştir ve Müslümanlar maddi çevreyi, geçici biir tanrı hediyesi olarak kabullenmiş, onu işlevsel ilişkiler içinde algılamış, yapısını incelemeye girişmemişlerdir. Fiziksel çevreye karşı kültürel duyarsızlık Türk kırsal geleneğinin doğasındadır. İstanbul'un 19. yüzyıl fizyonomisi yerleşmiş bir İslam kenti geleneği ile kozmopolit bir azınlık burjuvazisinin sahip çıktığı aşağı yukarı evrensel bir seçmeciliğin ürünü idi. Bugünkü sosyal yapının içinde bunlara sahip çıkacak olanlar çok küçük bir gruptur. Yeni kentlinin bunlara değer verecekk ve sahip çıkacak tarih kültürü ve tarih bilinci yoktur. Bu tavır da bugünün İstanbulunda açıkça görülüyor.
    Tarihsel ve kültürel varlıkları, doğal güzellikleri, kıtalararası konumu, özellikle su kenti olma niteliği uluslararası türlü ilişkileriyle İstanbul, önemli br dünya kentidir. Tarihi yapıları ve ayrıca gecekonduları ile kendine özgü bir sürecin yaşanıldığı, çelişkilerle dolu bu önemli eski kent, son otuz yıldır aldığı göçler ve önemli boyutlardaki yapısal dönüşümler nedeniyle sosyal, ekonomik yapı değişikliklerinin tüm yansımalarını mekanda açıklıkla ve kkentsel tasarım açısından yaşamsal boyutta içeren bir büyük şehirdir. Kültür mirasının mekansal çevre ile etkileşiminin çok zengin ürünler yarattığı İstanbul'da, değişen koşullarda kentsel mekanların oluşumunda geçmişle geleceği bağlama, kültürel sürekliliği sağlamak güncel bir sorumluluk olarak ortaya çıkmaktadır.
    Her kültür, coğrafyada kendine bir yer seçeceği gibi, bazende varolan bir kültürel çevrenin üzerinde yaşayabilir. Kent planlamada yenileme, yenileşme, yerine geçme ya da öteleme şeklinde kullanılan bu eylem, esasen üzerinde hassasiyetle durulması gereken bir konudur. Çünkü varolan bir kültürel çevrenin üzerine, başka bir kültürün yerleşmesi isteği, koruma, dejenerasyon, erozyon gibi bazı kavramları yaratır. İşte İştanbul'da ve diğer büyük kentlerimizde yaşanan olay tamamen böylediir. Varolan bir kültürün üzerine değişik bir kültür (ya da birçok kültürlerden gelen toplama bir kalabalık) gelmiş, beşeri ve mekansal coğrafyada yaşanılan homojenlik bir anda alt-üst olmuş ve değişmenin sancıları başlamıştır. Birçok kültürün temsilcilerinin toplandığı bir coğrafyada, toplumsal ve mekansal organizasyon muhakkak ki çok zor olacaktır. Nitekim karşılıklı olumsuz etkileşimler, kimliksiz, nereye gittiğini bilmeyen sosyal ve mekansal karakter oluşumunun çarpık geliştiği bir yapıyı doğurmuştur. Bugünkü İstanbul, Ankara gibi kentlerimizin çehreleri tamamen böyledir.
    İstanbul kentindeki hiçbir kültür birikimi ihmal edilmemelidir. Yüzyılın içine damgasını vurabilmiş ulusal sanatçılarımız, edebiyatçılarımız, bilim ve kültür adamlarımızın yaşadıkları mekanlar, yüzyılın sosyal ve kültürel olaylarına sahne olan kent dokusu çeşitli iletişm araçları ile kent kültürüne mal edilmelidir. İstanbul'un kurulduğu günden bugüne ve gelecek yıllara aktarılacak çehresinii değerlendirecek bir kurum oluşturulmalı ve yönetimlerin güncel etkilerin güdüsü altında kalan bağnazlığından kent kimliği arındırılmalıdır.

    1.3.1.4. Tarihsel Kimlik
    Tarihsel kimlik, kentlerin kuruluşundan günümüze kadar yaşadığı tarihsel süreçle; bu süreç içersinde görülen toplumsal eylemlerin birlikteliğinin tasarıma yansımasıdır. Kentlerin;
    a. Kuruluş nedenleri
    b. Günümüze kadar geçirdiği idari, sosyal, politik, dini, kültürel ve ekonomik yapılanma
    c. Kentleşme oranları
    tarihsel sürecini yansıtır. Bu süreci etkileyen faktörlere bağlı olarak da toplumun kendi içinde ve çevresindeki davranış ve eylemleri de değişecektir. Bu ögelerin brlikteliği de doğal olarak tasarımı, dolayısıyla formu, dolayısıyla da kimliği etkileyecektir.
    Avrupa kent yerleşimlerinin çoğu, yüzyıllık kurulmuş kentlerdir. Bazı yerleşmeler eski Roma kentlerinindevamıyken; diğerleri ticari sisteme bağlı olarak gelişmişler ve ticarete organize edilmişlerdir. Bunlar genellikle büyük su kenarları yanlarında yerleşmişler ve genellikle kent formları da "ticari" evlergibi gelişmiştir. Ortaçağ kentleri ise, yerli, sosyal, ekonomik ve politik amaçlara dayalı yapıların etrafında gelişmittir.
    İstanbul'un tarihi imgesi bir antik Yunan kolonisi mitolojisi ve bir Roma-Doğu Roma-Bizans "piedestal'i" üzerinde yükselen evrensel bir Türk sütununa benzetilebilir. Dünya kenti statüsü Eski Dünyanın bütün büyük tarihi olgularıyla sarmaş dolaş olmasından kaynaklanır. İstanbul'un bugünkü evrensel kimliği Türklerden çok önce başlayan bir tarihi sürecin biriktirdikleriyle oluşuyor. İstanbul, arkasında Roma ve Bizans başentlerinin anıları ve onların tarihsel imgelerine yoldaş olabilece fiziksel ve tarihi boyutlara sahip olduğu için büyüktür. Halep ya da İsfahan'dan, Bağdat ya da Delhi'den farkı da geçmişinde yatar. Dünya tarihindeki statüsü üç büyük imparatorluğun başkenti, Pagan, Hristiyan ve Müslüman üç kültür alanın merkezi olmasına dayanıyor. İstanbul sadece Osmanlı İmparatorluğu'nun başkenti olarak düşünülürse Roma, Paris, Londra gibi başkentlerle, o da belki sadece bizim gözümüzde eşitleşebilir. Fakat Bizans-Konstantinopolis-İstanbul olduğunda dünyada hiçbir kent o statü ile boy ölçüşemez. Bu olgu Türklere tarihin en büyük armağanıdır.

    1.3.1.5. Biçimsel Kimlik
    Tarih boyunca gördüğümüz tüm kentler, ya zorunlu olarak ya da isteğe göre belli bir biçim kazanarak gelişmişler ve kimlik sahibi olmuşlardır. Bazı kentler geometrik formlara bağlı kalarak; bazı kentler bulunduları doğal şartların zorunluluğundan; bazıları da belli mekansal biçimlenişlere göre gelişmişler; sonuçta hepsi birer biçimsel kimlik kazanmışlardır.
    Biçimsel kimliğin kazanılması açısından kentleri üç bölümde incelersek:
    a. Biçimin önceden belirlendiği (kare, dikdörtgen, yuvarlak ya da ızgara sisteme göre planlanmış kentler); hiçbir faktöre bağlı kalmadan, her türlü mekan, yapılanma ve yönlenmenin bu biçime göre oluştuğu kentler. Bu tip kentlere Antikçağ ve Rönesans dönemi kentlerini örnek olarak gösterebiliriz.
    b. Doğal şartların zorunluluğundan oluşan biçimsel kentler, genellikle su kenarında yerleşen ya da bir tepede yerleşip yayılan kentler olarak gösterilebilir. Bu tip kentlerde arazinin; sınırları, eğimi, su özellikleri, bitki örtüsü ve jeolojik biçimleri biçimsel kimlik üzerinde rol oynar. Antik dönemdeki Mezopotamya kentleri, Boğazın iki kıyısına yerleşmiş İstanbul ve Yeşilırmak'ın iki kıyısına yerleşmiş Amasya bu tip kentlere örnektir.
    c. Biçimsel kimlik bazı kentlerde mekanlara bağlı olarak gelişir. Belli özellikli mekanlar baz alınarak, kent onların etrafında oluşturulur. Bu tip kentlerde biçimsel kimlik, mekansal kimlikle özdeşleşir. İstanbul'un Tarihi Yarımada bölümü, Bursa kenti ve Almanya'nın Voltera kenti mekansal kimlik kazanmış kentlere örnektir.

    1.3.1.6. Kentin İşlevlerinin Ortaya Koyduğu Kimlik
    Günümüzde bazı kentler, o kentin yaşamasını sağlayan ve o kente hayat veren işlevlerin adıyla anılmaktadır. Bu tip kentlerde genellikle tek tip fonksiyon ve iş alanı yoğunluktadır ve kent de bu iş alanının sayesinde gelişmiştir. Bu tip kentlerde kimlik, işleve bağlı olarak ortaya çıkar.
    Türkiye'de bu kentlere örnek olarak :
    a. Sanayi kenti kimliği taşıyan Kocaeli'ni (Kent tamamiyle sanayiye bağlı olarak ve o yönde gelişmiştir. Kentin gelişim nedeni sanayidir. Nüfus artışı, bugün kazandığı form ve kazandığı kimlik sanayinin gelitimi sonucudur.),
    b. Üniversite kenti kimliği taşıyan Eskişehir'i (Anadolu Üniversitesi, kentin hem geçim kaynağı sağlamasına, hem kentin gelişimine, hem de eğitim kenti ünvanı kazanmasına neden olmuştur.),
    c. Turizm kenti kimliği taşıyan Antalya'yı ( Yaz ve kış mevsimlerinde, yerli ve yabancı turist akınına uğrayan kentin bugünkü konumuna gelmesindeki etken kuşkusuz turizm ve onun getirdiği kaynaklardır. Kent, günümüzde kazandığı kimliği elindeki doğal kaynaklar sayesinde kazandığı turistik yapıya borçludur.),
    d. Maden kenti kimliği taşıyan Zonguldak'ı (Kentte çalışan tüm insanların geçim kaynağı kömür madenleridir. Bu kaynak kentin kimliğine de yansımış; kentin gelişimi ve görünümü de bu şekilde belirlenmiştir.)
    gösterebliriz. Ülkemizde bu tipte kimlik kazanmış daha pek çok örnek vardır.
    Avrupa'da fonksiyonun kente kazandırdığı kimliklere örnek olarak ise:
    a. Üniversite kenti kimliği taşıyan Oxford'u ( Kent bugünkü tüm yapısını ve gelişimini olduğu gibi kimliğini de üniversitenin varlığına borçludur. Ulaşım sistemi, mekansal yapısı ve diğer tüm oluşumlar üniversiteye göre kurulmuştur.),
    b. Fuar kenti kimliği taşıyan Hannover'ı ( Almanya'da düzenlenen hemen hemen tüm bilimsel, teknik ve sanatsal fuarların bu kentte yapılması kentin kimliğini kazanmasında önemli rol oynamıştır.)gösterebiliriz.
    Amerika'nın Las Vegas kenti ise eğlence kenti kimliği taşıyan kentlere örnek olarak gösterilebilir.

    1.3.2. Oluşum Nedenleri
    Günümüzde kent ve çevre ile ilgilenen tüm araştırmacıların üzerinde en çok durduğu konu; yeryüzünde bulunan bütün yerleşmelerin ya da kentlerin hepsinde farklı bir imajın algılandığı sorunudur. Şehircilik biliminde gerek tasarımcılar, gerek planlamacılar, gerekse korumacılar olsun; her kentin kendine özgü bir yaşayışı, iskelet sistemi, fiziksel ve sosyal yapısı olduğu konusunda ortak bir görüşte birleşmektedirler. Bu ortak görüş ise kent kimliğinin oluşum nedenlerini doğurmuştur. Konuya açıklık getirebilmek amacı ile tüm uzmanlar bir tanım getirme zorunluluğu duymuşlardır. Her kentte farklı algılanan bu oluşumu da kısaca " Kent Kimliği (Urban Identity) " olarak tanımlamışlardır.
    Kısaca kent kimliği kavramı bir gereklilik olarak ortaya çıkmıştır. Gelişen kentler ve ortaya çıkan kentleşme ile birlikte, kentlerin tekrardan ele alınması sorunu gündeme gelmiş; bu noktada kentin hangi kriterlere göre değerlendirilip ele alınacağı sorunu olduğu anlaşılmıştır. Böylece her kent ya da yerleşim bölgesi için belirli farklılıklar bulma zorunluluğu ortaya çıkmıştır. Bu farklılıklar (değişkenler), sonuçta kent kimliğinin oluşumuna ve dolayısıyla da her kentin kendi kimlik özelliklerine göre yeniden yapılanmasına yol açmıştır.
    Günümüzde kentlerde izlenen oluşum, farklı kentsel yaşam felsefelerinin mekana yansıma biçimindeki farklılıklardır. Bunun anlaşılabilir nedeni, kentsel mekanı birlikte kullanan kentlilerin, "kent" i farklı anlam ve içerikte yorumlamalarıdır. Kentlerde izlenen karmaşık kültürel değişim süreçleri, önceden varolan ilişkilerin çözülmesi ile alışagelmiş kentsel yaşam ve davranış biçimlerinin başkalaşmasına; kentsel mekanların, kent örtüsünün, giderek topyekün kentgörünümünün-kent imgesinin de önemli ölçüde değişmesine neden olmaktadır.
    Ülkemizde hızlı kentleşme olgusunun beraberinde getirdiği karmaşık ve belirsiz yapılanma, kentlerin kimliklerinin ve kültürlerinin oluşumunda etkili ögeler olan mimari ve estetik değerleri olumsuz yönde etkilemekte; bu olumsuzluk özellikle eski dokuyu içinde barındıran yani, geçmiş kültürlerin göstergesi olan fiziksel ögelerin bulunduğu kentlerimizde daha da belirgin olarak ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle özellikle kullanıcıların geçmişe-geçmişte yaşanan çevrelere duydukları özlem de giderek artmakta; dolayısıyla da geçmişle günümüz arasındaki arayışlar, alışverişler sürüp gitmektedir.
    Kentleşme sürecinin getirdiği bozuk, karmaşık ve düzensiz kentlerden bıkan kentlerin asıl sahiplerinin geçmişe yönelik bu arayışları, belki de kent kimliğinin keşfedilişinin ya da varolan bir olgunun ortaya çıkarılışının en önemli nedenidir.
    Kentin oluşumu ve kent yaşamı bir raslantılar dizisidir. En planlı, kurumları en kusursuz kentlerde bile kentler birer mekansal, teknolojik ve kurumsal anarşi ve çelişkiler yumağıdır.
    Bir yerleşmenin kent olabilmesi için; yerleşmenin belli bir büyüklüğe ulaşmış olması; içinde yaşayanlara eğitim, sağlık, kültür gibi çeşitlii hizmetler sunabilmesi; yönetimsel işlevleri olması; kendi gıdasını dışardan sağlayan ve tarımın dışındaki alanlarda çalışan kişlerden oluşması;yaşayanlar arasında uzmanlaşma ve işbölümünün gelişmiş olması gereklidir.
    Bunun yanında kentler;
    a. Mahalleler b. Alışveriş merkezi c. Eğlence, dinlence, spor, eğitim, sağlık, konaklama merkezi d. Tarihsel, yönetimsel, dinsel merkez e. Savunma merkezi (Surlar) gibi alt bölgelerden ve bunları birbirine bağlayan yollardan oluşmaktadır.
    Kentler de geçmişten günümüze kadar bu saydığımız olgulara bağlı olarak oluşmuşlar; yine bu olgulara bağlı olarak farklılıklar göstermişlerdir. Kentlerin :
    a. Farklı insan kaynaklarından oluşması
    b. Farklı alt bölgelere sahip olması
    c. Farklı fiziksel özelliklere sahip olması
    d. Farklı geçmişe sahip olması sonucu, her kentin kimliği oluşumu ortaya çıkmıştır. Kent kimliği kavramı bu oluşumların farklılığından, ya da farkın farkedilmesinden ortaya çıkmıştır.
    Şehirlerin planlamadan gelişmeye terkedilmesi, kargaşa ve işkence yaratıyor. Ekonomik zorlamalar, mantık sınırlarını iyice hırpalıyor. Özellikle, nüfus yerleşme ve yoğunluklarında, ana ulaşım damarlarının düzenlenmesinde, bölgelemede, plan dışına çıkmamak esas... Ancak; dünyada, yalnız masa başında çizilerek gerçekleşmiş şehir örneği sonderece az. Brezilya'nın başkenti, Finlandiya'nın Rovaniemi'si gibi. Özellikle Brazil'de halktan kopuk kararlar ve plan zorlamaları, şehir yapısında birtakım "zoraki" sonuçlar doğurmuş. Oysa eski kentlerimizde, ya da kentlerimizin ilk kuruluşunda, yerleşmeler kendiliğinden olmuş...
    Şehir mekanlarını, halk ve doğa yaratmış... Bu yalnız bizde değil, her ülkede böyle olmuş. İnsan ölçüsünde yapılarla, bunların toplaştığı sokaklar-meydancıklar ve bunların doğurduğu şiirsel mekanlar, halk tarafından yaratılmış. İster Bursa'nın, ister Antalya'nın, isterse Tokyo'nun olsun, 1-1.5 m. lik dar sokaklarının güzelliği ve yararlılığı halkın eseridir.
    Eski kentlerimizde gördüğümüz bu doğallığa ve içtenliğe masa başı çizgileriyle varmak mümkün değildir. İşte kimliğin oluşumu bu noktada başlıyor. İnsanın yarattığı çevre, kentin gerçek görüntüsü, gerçek kimliğiyken; planlamayla yapılan gelişmeler kentin sahte tarafını gösteriyor. Kentlerin esas görüntüsünü saklayabilmek ise kent kimliğinin oluşumu ve gelişimi ile mümkün olacaktır.
    1.3.3. Gereklilği ve Sürekliliği
    Kent kimliğinin oluşması için demokratikleşme ve sivilleşme gereklidir. Bu da kent bilincinin oluşması ile mümkündür. Kent bilincinin oluşması ise;
    · Birikim
    · Eğitim
    · Üretim
    · Yatırım
    birlikteliği ile sağlanabilir. Sürekliliği arayanlar, eskiyi taklit etmeyi anlamaktadırlar. Oysa süreklilik kent bilinci oluşumunun tamamlanması ile mümkündür.
    Ülkemizde mimar, kent plancısı ve sanatçı işbirliğinin ön koşulu olan " kentleşme süreci" yoktur. Kent yönetiminin özerkleşmesi batıdaki gibi değildir. Kentin yönetimine el koyan yapıların varolmayışı, sivil toplum yapılarının olmayışı dolayısıyla bu işbirliği olmamaktadır(Sivilleşme sürecinin olmayışı). İstanbul bir sivilleşme sürecini yaşamadığı için kimliği yoktur.
    Avrupa'da özerkleşme ile plancılar, özel kent yönetimi ile rasyonel kentler planlamışlardır. Kentsel düşünüme yönelik bu gelişme İstanbul'da yaşanmamıştır. Böyle bir kentte herkes başka bir kimlik vermektedir. Herkes kendi kafasındaki imgeye göre, kente gelir-geçer bir kimlik vermiştir. Tarihsel süreklilik olmamıştır. Kent kimliği, sivilleşme ve özerkleşme ile birliktelik gösterir. Kent bilinci yoktur. Kent bilinci kent kimliğiyle ilgilidir ve tarihsel sürece dayanır.
    Tarihsel süreklilği sağlamak için kent kimliği gereklidir. Kent kimliğinin gerekliliğinin en önemli nedenlerinden biri budur. Toplumların kentleşme süreci, ancak tarihsel sürekliliğin devamını sağlamakla ve kent bilincini oluşturmakla tamamlanacaktır. Bu da kent kimliğinin varlığı kabullenmeden tamamlanamaz.

> SONRAKİ SAYFA >